• EBU TALİBİN EVİNDE

    EBU TALİBİN EVİNDE
    M. Kürşat İMANLI

    EBU TALİBİN EVİNDE

    Anne karnında altı aylık cenin iken sevgili babası, altı yaşına geldiğinde iffet abidesi annesi ve nihayet sekiz yaşına geldiğinde ise atası bulunan, lider kişilikli, merhametli dedesi vefat etmişti. Artık insanlar arasında onu koruyup kollayacak “ata yurdunda” kimsesi kalmamıştı.

    Sanki ilahi takdir O’nun insanlardan hiçbirinin minneti altında kalmasını istemiyordu. Sanki O’nu hususi terbiye etmek ve kendi himayesine almak istiyordu. Bu masum yetimin On bir tane amcası vardı. Bazı amcalarının yaşı kendisine yakındı. Bazıları Mekke’nin en zengin ve önemli kişileri arasındaydı. Sütanne olayında olduğu gibi varlıklı, imkânları olanlar O’nu almak istemediler. Veya ilahi irade nasip etmedi. Sütanne olarak beni Sad yurdundan gelen kadınların en fakirine süt evlat verilmişti. Şimdi de amcalarının en fakiri olan Ebu Talip O’nun himaye ve bakımını üstlenmişti.

     Bu masum yetim gittiği her yere bereketiyle beraber gidiyordu. O nereye gittiyse hayır ve bereket Onunla geliyordu. Sütannesine sanki maddi ve manevi olarak borçlu kalmaması için kendisine harcananın en az on katı berekete vesile olmuştu. Bu masum yetim onların evinde kaldığı müddetçe darlık, yokluk nedir? Unutmuşlardı. Şimdi de amcası Ebu Talip’in fakir, imkânları kısıtlı ve bir o kadar da kalabalık evinde aynı durum yaşanıyordu.

    Bu masum yetim olmadan sofraya oturdukları zaman bir türlü doymuyorlardı. Yemek yetmiyordu. Ama yetimler yetimi sofrada olduğu, Onunla beraber yemeğe oturdukları zaman her defasında yemek artıyordu. Herkesin karnı doymuş olarak kalkıyorlardı. İşte bu yüzden Ebu Talip, bu masum yetim yeğeni olmadan ev halkını sofraya oturtmuyordu.

    Yetimdi. Kimsesizdi. Ne Onu kucağına alıp sevecek bir baba gölgesi, ne onu bağrına basıp şefkatle koklayacak bir anne sevgisi, ne de beraber oynayıp eğlenecek, şenlenecek bir kardeşi, abisi veya ablası yoktu. Mahrumdu. Fakat bu mahrumiyet içerisinde görünmeyen bir el onu her daim himaye ediyordu. Görünmeyen bir güç onu koruyordu. Tarif edilemeyen bir şefkat ona merhamet ediyor ve masum kalbini takviye ediyordu.

    Bu masum yetimin her hali ve tavrı ciddiyet üzereydi. Evet, bir insandı. Sonuç itibariyle sadece bir insandı. Ama ahlakı çok yüce ve yüksekti. O’nun misali taşlar arasındaki yakut gibiydi. Evet, sonuç itibariyle yakut ta bir taştır. Fakat içinde taşıdığı cevheri ve üzerinde taşıdığı madeni sebebiyle taşların içinde müstesna bir yeri vardır. İşte bu masum yetim de sonuç itibariyle bir insandı. Ama üzerinde taşıdığı güzel ahlak onu müstesna bir yere taşıyordu. İçerisinde çekirdek halinde olan ve gittikçe açılıp saçılan, gelişen ve uyanan bir cevher vardı. İşte O’nun başından geçen hiçbir şey, hayatının hiçbir aşaması rastgele değildi. Adeta bir hazırlık dönemiydi.

    Kimseyle kavga etmezdi. Öfkeyle kabarıp, bağırıp çağırmazdı. Normal şartlarda böyle hem anadan hem de babadan yetim olan çocuklar saldırgan, uyumsuz, kavgacı olmaya eğimlidir. Fakat bu yetimde durum bambaşkaydı. Hayatının hiçbir döneminde ciddiyetsiz bir duruşu veya davranışı yoktu. Hep bir temkin ve teskin halindeydi. Her haliyle güzel olan ahlakı ve bu güzel ahlakıyla bütünleşen bir dış güzelliği vardı. İçiyle dışı tam bir uyum içerisindeydi. İçi de dışı da güzeldi.

    Bu masum yetim, amcasının geçimine yardım etmek için çobanlık yapıyordu. Şahsi gelişiminde bu çobanlık döneminin ciddi etkileri olmuştu. Nitekim ileride; “hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz” diyecekti. Her ahlakı güzel olan yetimler yetiminin ahlakında vefa duygusu çok büyük bir yer tutuyordu. Nitekim ileride amcası Ebu Talip fakir düşecek ve rahmet peygamberi Ebu Talip’in en küçük oğlu olan Ali’yi evine alacak ve bakımını üstlenecekti. Böylece amcasının sekiz yaşından itibaren kendisini koruyup kollamasına ve himaye etmesine karşılık olarak o da amcasının oğlu Ali’nin her türlü bakımını üstlenecekti. Ali’yi kendi terbiyesinde yetiştirecek, en küçük kızıyla evlendirecek ve onun hakkında; “Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır” diyecekti. 

    Yetimler yetimi bir gün amcası Ebu Talip ile birlikte Mekke’nin dışına doğru çıkmışlardı. Yolculukta idiler. Susuz kaldılar. Amcası Ebu Talip çok susadım dedi. Masum yeğeni devesinden indi ve yere topuğuyla hafif vurdu. Mübarek ayağını vurduğu yerden su çıktı. Ebu talip bu sudan kana kana içti. Bu su akmaya devam edecek ve peygamber efendimiz ahirete gittikten sonra bile yüzyıllar boyu akacaktı.

     

     

     

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen