• AMEDÎYA EDİPLERİ-5

    AMEDÎYA EDİPLERİ-5
    İhsan İPEK CANKURT

    AMEDÎYA EDİPLERİ-5
     (Faik Ali OZANSOY)

    Yedi göbekten şair bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmek, şairler ortamında büyümek ve günün herhangi bir saatinde ilk ağızdan şiirler duymak, dinlemek, şiire kulak kesilmek nasıl bir nimettir ancak şairler veya şiir sevdalıların idrak edebileceği doygun bir duygudur. Bir irfan hanedanlığının mensubu olmak, nasıl bir övünçtür derin derin düşünmeyi gerektirir.

    Amedîya Edipleri’nin beşinci dizisinde Diyarbekir Müftüsü Seyyid Kasım Efendi, Süleyman Efendi, İbrahim Cehdî Efendi, Efendizade Şair Süleyman Nazif, Diyarbakırlı Said Paşa gibi şairler silsilesinden gelen ve aynı devrin şairi olan Süleyman Nazif’in kardeşi, Faik Ali Ozansoy’dan bahsediyorum.


    Faik Ali Ozansoy, 22 Mart 1876 yılında Diyarbakır’da dünyaya gözlerini açar. İlk ve orta öğrenimini Diyarbakır’da, lise ve yükseköğrenimini ise İstanbul’da tamamlar. 1896 yılında Recaizade Mahmut Ekrem’in öncülüğünde başlatılan ve aralarında Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Halit Ziya Uşaklıgil gibi şairlerin bulunduğu Fervet-i Fünun (Edebiyat-ı Cedide) hareketine katılır. “Zahir” mahlasıyla ilk şiirleri, Servet-i Fünun dergisinde yayımlanır. Öğrenimini tamamlamasının ardından bir süre Kaymakamlık, Mutasarrıflık (Mülki Amirlik) yapmıştır. 1908 yılında Mevhibe Hanım ile evlenmiştir. Faik Ali’nin beş çocuğundan biri olan Munis Faik Ozansoy da, Şiir Hanedanlığı’nın şair bir ferdi olmaktan geri kalmamış (babası gibi) ünlü bir şair olmuştur.


    İlk şiir kitabını 1908’de “Fani Teselliler” adıyla neşretmiştir. Ağabeyi Süleyman Nazif ile yakın arkadaşlığıyla bilinen üstad diye kabul ettiği Abdulhak Hamid Tarhan kitabını, “Edebiyatımız için kâfi teselliler” diyerek methetmiştir. Şiir ile çok alakadar olması, zarif giyinmesi ve düzgün konuşmasıyla ismi öne çıkan Faik Ali Ozansoy’un birkaç şiiri de bestelenmiştir. Müziğe fazlasıyla ilgi duyduğu, iyi bir radyo dinleyicisi olduğu ve hoşuna giden şarkılara eşlik ettiği aktarılmaktadır. “İhtiyar olsam da gönlüm tazedir” şarkısını dinlediğinde neşelendiği, yakın dostu Sadi Hoşses’in bestelediği “Yıldızlı semalarda haşmet ne güzel şey” şarkısını dinlediğinde ise, gözyaşı akıttığı anlatılmaktadır.

    Halen dinlenmekte olan o şarkının sözlerinden…
    -Yıldızlı semalarda haşmet ne güzel şey
    -Mehtaba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey
    -Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken
    -Yıldızların altında ibadet ne güzel şey

    -Hüsnündeki manayı semavi ne ilahi
    -Aşkımdaki rengi edebiyet ne güzel şey



    Hakkında yazılan yazılarda özelde Faik Ali’nin, genelde Ozansoy ailesinin olağanüstü çay sevgisinin olduğundan bahsedilmektedir. Araştırmacı yazar Taha Toros bir yazısında “35 yıl sonra ifade etmem lazım gelirse; ben gerçek çayın lezzetini ilk defa Ozansoy’ların evinde tattım, büyülendim” diyor. Faik Ali’nin eşi, kızları ve oğlu Munis bey çayın demini vermekte hünerli ve devamlı surette çay içtikleri anı yazılarında aktarılmaktadır. Faik Ali, oğlunun çaya düşkünlüğünü anlatırken “Munis, çayı bir sevap işler gibi, ibadet eder gibi içer” demektedir.

    Diyarbakır’ın kırılmaz makûs bir talihi vardır ki; yüzlerce âlim, mütefekkir, şair, sanatçı, yazar yetirmiştir lakin ayağının önünü gören çoğu aydını, Diyarbakır’dan göçüp gitmiş, bir daha ya dönebilmiş ya dönmemiştir. Faik Ali Ozansoy da, Diyarbakır’dan göçen aydınlardan biridir. Faik Ali’nin anılarında İstanbul’un ayrı bir yeri vardır. Son yıllarını Suadiye’de kızının köşkünde geçirirken, İstanbul’u şehirlerin cenneti, şiir ve ilham diyarı olarak nitelemektedir. İstanbul’u görmeyenlerin, İstanbul’da ikamet edip zevkini yaşayamayanların sanatkâr olamayacaklarını söylemektedir. Faik Ali ömrünün son yıllarında yayımlamayı düşündüğü bir şiir kitabının adını “Şehriyar” olarak düşünmüştür. İstanbul’a şehriyar diyen Faik Ali, 20 Mayıs 1946’da (Reşid İskenderoğlu’nun kendisinden zarif bir şaire olarak bahsettiği) yeğeni Melek Tigrel’e Şehriyar kitabı hakkında şöyle bir mektup yazar: “Nedim piyesinden sonra bir de Şehirler Şehriyârı adlı bir şiir mecmuam çıkacak. Bu isim benim İstanbul’a verdiğim bir addır. Uzun kısa kırk küsur manzumeden ve aşağı yukarı iki yüz sahifeden ibaret bir eser. Neşidelerin çoğu İstanbul’un güzelliklerini terennüm eder. Göreceksin, hanımkızım ki o beldelerin melikesinin mehâsin-ü bedâyiini yalnız Nedim ile Yahya Kemal terennüm etmemiştir.”  Faik Ali Ozansoy’un İstanbul’a şehriyar yakıştırması normal iken, benim Diyarbakır’a Amedîya yakıştırmamı kabullenemeyenlere ancak gülümserim.


    Milli Mücadele döneminde birkaç aylığına Diyarbakır valiliği yapmış Faik Ali, daha sonra İstanbul’a dönmüş ve dahiliye müsteşarlığı görevinde bulunmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra bir dönem Fransızca öğretmenliği yapmış, özünde sevmediği memuriyet hayatını emekliye ayrılarak sonlandırmıştır.  Emekliye ayrıldıktan sonra oğlu Munis Faik Ozansoy’un yanına, Ankara’ya yerleşmiştir.

    Ömrünün son yıllarında Ankara ile İstanbul arasında mekik dokuyan Faik Ali Ozansoy, vefatına yakın aile efradına vasiyetini yaptıktan kısa bir süre sonra, 1 Ekim 1950’de geçirdiği kalp krizi sonucu Ankara’da vefat etmiştir. Vasiyetinde; “Babam Mardin’de mutasarrıf iken öldü, mezarı bile belirsiz. Anam adada öldü, yanına başkalarını koymuşlar. Ben onların yanına gidemem. Yegâne arzum, Zincirlikuyu’da şair Abdulhak Hamit’in ayakucunda boş yer kalmışsa orada, yoksa ona en yakın bir yerde gömülmektir. Beni Ankara toprağına gömmeyin” demiştir. Vasiyeti, o dönemin Cumhurbaşkanı genel sekreteri Diyarbakırlı “Rubai” yazarı Cemal Yeşil tarafından yerine getirilmiş, hayranlık duyduğu şair Abdulhak Hamit’in yanına defnedilmiştir. Allah rahmetine nail eylesin.

     

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen