• ŞİMDİ ANILARDA GEZİYORUZ DİYARBEKİR’İ!..(*)

    ŞİMDİ ANILARDA GEZİYORUZ DİYARBEKİR’İ!..(*)
    Mevlüt MERGEN

    SÖZÜN ÖZÜ

    Adım adım gezdiğim şehirdir Diyarbekir,

    Konuşsa küçelerim beni anlatır bir bir.

    “Gömü” oldu hatıram, gizlendi sur içine,

    Benden sonra gelenler çıkarsın gün yüzüne!..

    MM

     

    ŞİMDİ ANILARDA GEZİYORUZ DİYARBEKİR’İ!..(*)

     

    Yaz akşamları iki arkadaş kol kola girer, balıkçılardan dağ kapısına ve bazen ondan ötesine “yıldıza” kadar gezerek giderdik, bir de dönüşü olurdu bu gezintinin.

    Küçelerde gezmezdik ayıptır diye..Hem küçeler evden çarşıya, çarşıdan eve gidip gelmek için vardır, gezmek için değil. Bu sebepten ötürü gezme yerimiz öyle çok değildi, bazen de Mardin kapıdan çıkar, şemsilere kadar giderdik..Gördüğümüz yüzler hep aynı idi.. Yabancı pek az olurdu Diyarbekir’de..

    Şimdilerde ise, balıkçılardan dağ kapısına kadar yürümek hem benim ve hem de herkes için öyle kolay değil.. İnsan seli akıyor, yürüyemiyorsunuz..

    Kimseyi tanımadığınız gibi tanınmıyorsunuz da!.. Kendinizi kendi şehrinizde yabancı gibi hissediyorsunuz..Ve bu yabancılığınız yüzünüze vuruluyor bazen “nerelisiniz” diye size soruyorlar.. “Diyarbekir” liyim dediğinizde size inanmıyorlar.. “Hiç benzemiyorsunuz” denilerek..

    O zaman mecbur kalıyor yüzünüzdeki mührünüzü, şark çıbanınızı gösteriyorsunuz.Ve bugün yine böylesi duygular içindeyim.. Gezmek istiyorum Diyarbakır’ı.. .

    Yorgun ayaklarımla geziyorum. Gezerken görüyorum şehrimdeki yeni yapılanmaları.. Çok katlı binaların oluşturdukları siteleri.. Büyük, büyük alış-veriş merkezlerini, adım başında açılan sağlık ocaklarını, alış veriş merkezlerini, bir zamanlar yalnız “Nümune” hastanesinin bulunduğu bu kentteki özel hastaneleri, dershaneleri..Plazaları..Artık kimse “pasaj” demiyor da bu ismi veriyorlar çok katlı iş yerlerine..

    Sur içinde “rehabilitasyonu” bir türlü bitirilemeyen, görüntüsü bir yaralı aslanı andıran Gazi Caddesini..İçine girdiğimde kendimi tarihin derinliklerinde bulduğum, şadırvanında oturmuş kahvesini yudumlayan seyyah “Simon” u adeta karşımda gördüğüm “Hasan Paşa Han” ını, hemen karşısında harap bir halde “harabe” liğini sürdüren “Sultan Sa’saa camiini yıktırılmadan önceki hayalini görüyorum..

     

    Cami-i kebiri sanki yere gömülmüş gibi göründüğü için ulu değil de “ölü cami” benzetmesiyle üzülüyor, kahroluyorum.

    “Şeyh Matar” yada “Şeyh Mutahhar” camisini benim gibi feryat eder görüyorum..Çevresini bozmuşlar,yapmamışlar..Geziyorum Diyarbakır’ı.. Bağrında doğup büyüdüğüm bu kadim kentin, bir zamanlar ayıptır, küçe kapıları açıktır, havuşlarında analarım, bacılarım oturmuştur diyerek gezmediğim küçelerini geziyorum şimdi..

    Gençlikte ayıp olan yaşlandığında olmuyor sanırım..Gözlüğümün ardından bakıyorum küçelerdeki insanlara.. Ayaklarında bir kara lastik bile olmayan çoçukları görüyorum..Küçe kapılarında oturmuş elindeki örgü şişi ile doğacak bebeğine patikler ören ana adaylarını görüyorum..

    Bir zamanlar belediyeci kadınların süpürdüğü küçelerin şimdi nasıl çöplüğe dönüştüğünü görüyorum. Kendimi iç kalede Sahabeler camisinin .önünde buluyorum.. Dilenciler sarıyor etrafımı.. “Yasin lazım mı?” diye soranlara hiç diyebilir miyim ki, “yasın lazım değil!” diye. Utanıyorum bu manzaradan..

    Bir zamanlar gezerken böylesine not ediyorum gördüklerimi.. Şimdi anlatıyorum.. Kimlere mi? Bu şehri temizlemesi gerekenlere.. Bu şehre hizmet etmekle yükümlü olanlara..Bu şehrin bu hale düşmesine terk edip gittikleri için sebep olanlara!..

    Notlarımı tutarken ayaklarım beni bu kez Ali Paşa mahallesine götürüyor..Bir levha okuyorum küçe başında “Bismillah küçesi” diye..Hemen karşısında “Çeltik kilisesi” Çeltiğin ambarı olur ama, kilisesi olduğu da görülüyor artık..

    Kadheler.. Küçük-büyük diye..Eskiden buralarda küçük-büyük (kadhe) levhalar mı varmış ki bu isimler küçe ismi olmuş?

    Ve kendi kendime soruyorum: “Hançeri güzelin” hançeri çok mu güzelmiş de mescide isim olarak verilmiş? Hem bu mahalleli niye “Çakal” diyor “Cağal” camisine?

    Ve “Turistik” caddeye çıkıyorum..Niye surlara bakıp da caddeye “antik” dememişler de “turistik” demişler? Bilmiyorum!.. Ve yüreğim surlara çıkmamı arzuluyor..Yaşlı ve yorgun ayaklarım itiraz etse de çıkıyorum..

    “Keçi burcu” ndan “Esfel” bahçelerini, ilerisindeki on gözlü köprüyü, sağındaki gazi köşkünü bir çırpıda görüyorum bir türkü düşüyor dilime: Mardin kapısında vurdular beni/“Esfel” bahçesine attılar beni” Beni de vurdular.. Surlardaki yıkılmışlık vurdu, çöplükleri andıran mazgalların, burçların içerisi vurdu.. Kimsesizlik, sahipsizlik vurdu.. Bu kentin sevdalısı, bu sevdanın yaralısıyım ben!..

    Sur dışına çıkamadım.. Geniş, geniş yollarını, büyük, büyük parklarını gezemedim ki anlatayım. Hem ben onları neyleyeyim ki, onlar beni heyecanlandırmıyor ki!.Onlardan her kentte var, Diyarbekir’de de olmuş çok mu? Benim sahabelerim, benim, camilerim, benim, surlarım benim kültür zenginliğim, benim şairlerim, benim bilginlerim her kentte var mı? ..Ve ben bu kentte doğup yaşamışım, bunu bilir, bunu söylerim.

    Sözün bundan ötesini isterim ki şiir söylesin, çünkü boşuna gezmemişiz bu kadim kenti, bir zaman var olanlarının yok oluşunu, anlatmak üzere gezmişiz bu şehri, yeni jenerasyonlar öğrensin ve bizim arayıp da bulmadıklarımızı onlar arayıp bulsunlar.

     

    (*) Bibinin Diyarbekir feryadından

    SENDE ARIYORUM DİYARBEKİR’İ

     

    Bağrında bedenim can bulan toprak,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

    Yıkılmış mutfakta tütmeyen ocak,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Sevgindir kalplerde”taşınmaz” olan,

    Kültürün, tarihin sanki kaybolan,

    Bir il’ki içine yüz binler dolan,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Yıkıma inatla direnen surlar,

    Savaşlar, zaferler, büyük onurlar,

    Selçuklu, Osmanlı, hatta Asur’lar,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Halvet baba, Sultan Şüca türbesi,

    Şeyh Yusuf, Kamışlı, Sa’saa’nın sesi

    Urfa kapısında “Gülşen tekkesi”,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Süleyman Nazif’im, şair Tarancı’m,

    Amid’in derdiyle dinmeyen acım,

    Anzele’de kilim yıkayan bacım,

    Sende arıyorum Dyarbekir’i.

     

    Şehrimdir diyerek övünen kesim,

    Şanını anarken titreyen sesim,

    Dününü bugün taşıyan resim,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Meraklı turistin haritasında,

    Kurnası kurumuş hamam tasında,

    Dünyanın bir kutlu coğrafyasında,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Gavuru gurbette gavur meydanı,

    Turistin meskeni deliller han’ı,

    Lebeni aşının bakır kazanı,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Kendi el emeğim, kilerde küpüm,

    Bulursam onu ben kulpundan öpüm,

    Ben gibi ağlayan on gözlü köprüm,

    Sende arıyorum Dyarbekir’i.

     

    Sinek pazarında dokunan ipek,

    Kırk düğme ilikle giyilen yelek,

    Paytonlar geçidi meşhur han çepek,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Kekom, dayzam, bibim, bacım, kardaşım,

    Çirik fırınında sönmez ataşım,

    Beden’de inleyen sert bazalt taşım,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Dicle’den Fırat’a, Seyhan, Meriç’e,

    Bulurum zanniyle gezdiğim küçe,

    Yanakta gamzeyi gizleyen peçe,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Ben gibi çok vardır seni arayan,

    Yüreği dert küpü, gözü çağlayan,

    Amid sevgisine ümid bağlayan,

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Var diye görünen sur içi şehir,

    Mührüdür Amid’in Cami-i Kebir,

    Sahabe diyarı başka ne denir?

    Sende arıyorum Diyarbekir’i.

     

    Türbeler, Camiler, hamamlar, hanlar,

    İçinde bir tarih geçmiş zamanlar,

    Ashab camisinde şehid Sultanlar,

    Sizde arıyorum Diyarbekir’i!..

    Diyarbekir, 13.112005.

    Selam ve dua ile.

    Yazarın Diğer Köşe Yazıları
    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen