• Dicle Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Talip Gül, bilinmeyenlerini anlattı!

    Dicle Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Talip Gül, bilinmeyenlerini anlattı!
    Dicle Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Talip Gül, bilinmeyenlerini anlattı!
    12.02.2018 Pazartesi

    Süleyman AYDIN – ÖZEL RÖPORTAJ

    DİYARBAKIR - Özgür Haber’in ‘Pazartesi Sohbetleri’nin bu haftaki konuğu 1974 yılında yeni kurulan ve ilk olarak Diyarbakır Üniversitesi sonrasında 1982 tarihinde “Dicle Üniversitesi” adını alan Üniversitenin çiçeği burnunda Rektörü Prof. Dr. Talip Gül oldu. Aslında tüm Diyarbakırlıların tanıdığı, bildiği ve güvendiği bir isim olan Prof. Dr. Talip Gül’ün bu kez bilinmeyen tanınmayan yönlerini sizler için sorduk. Samimi yanıtlar aldığımız Rektör Gül’ün “Ailemiz hayvancılıkla uğraştığından ben de dahil oluyordum. Aynı zaman da babam köyde fahri imamdı. Hayvanlarımız vardı, yazları ziraat ile uğraşıyorduk. Kara sabanla ekerdik buğdayı arpayı, tırpanla toplardık. Ben çok tırpan kullandım. Tırpanla otları biçerdik, tırpanla tarlalarda biçme yapardık. Sonra o otların harman yerine taşınmasını hep ben yapardım. Hayvanlar için yığınla ot yığardım. Ne ile taşırdık? Şimdiki gibi traktörlerle, kamyonlarla fala değil, öküz arabası ile. Otları taşırdık, kucak kucak yığardık sonra buğday ve arpayı da harman yerine sererdik. Düven vardı; yine öküzlerle düveni ben sürerdim. Çok öküzlerin harman yerinde buğdayla samanı ayırmak için çok düven sürmüşüm. Tahta düvenin altında sivri diş gibi taşları var. Tarlada tırpanla topladığımız başakları harman yerine getirir ve öküzlerin arkasına bağladığımız düvenle sürerdik. Günlerce devam ederdi. Ondan sonra rüzgârlı bir havada ayrıştırmak için beklerdik. Rüzgârın estiği yöne savururduk. Buğday bir tarafa, saman bir tarafa yığılırdı. Yıllarca böyle yaptık. Köydeki bazı komşularımızın atları vardı. Mesela; o atlarla düven sürmek daha zevkli idi. Öküzle düven sürmek daha sıkıcıydı. Öküz daha yavaş gidiyordu ama atlar daha hızlı gittiğinden zevkliydi. Bizim atlarımız yoktu, niye yoktu bilmiyorum. Yazlarım hep böyle geçerdi. Hiç bir yaz boş durmadım” gibi anıları bizleri hasretle andığımız günlere adeta götürdü….

     

    “ALLAHÜ EKBER DAĞININ ETEĞİNDEKİ BEYKÖYÜ'NDE DÜNYAYA GELDİM”

    Özgür Haber: Dicle Üniversitesi muazzam bir yapıdır. Bu muazzam yapının faaliyete geçmesi birçok insanı heyecanlandırdı, çok mutlu oldular. Diyarbakır'ın tarihi misyonuna yaraşır oldu. Dolayısı ile takdir edersiniz ki, bir dönem imajı yerle yeksan olmuş bir üniversite idi. Siz geldikten sonra kısa bir sürede toparlandı ve başarı atfedildi. Vatandaşın yaklaşımı ve sokak aralarında konuşulan bu. Haliyle bizde başarı çıtasını yükselten hocamızı tanımak istiyoruz. Başarılı olacağınızın kodları hangi döneminizde ortaya çıktı. Doğumunuzdan başlayarak kendinizi tanıtır mısınız?

     

    Talip Gül: Tabii şöyle başlayayım önce. Diyarbakır Türkiye'nin değil dünyanın en önemli kentlerinden biridir. 12800 yılları öncesine dayanan bir kent. Şimdi bizim arkeologlarımız Diyarbakır'da kazı yapıyorlar, 12800 yıl önceki bulgulara ulaşıyorlar. Dolayısı ile Diyarbakır sıradan bir kent değil. 33 medeniyete ev sahipliği yapmış ve çok önemli bir kent. 639 yılında Hazreti Ömer tarafından fethedilmiş, daha sonra 1071 yılında Malazgirt fethedilmiş, 1453 yılında İstanbul fethedilmiş. Yani, tarihçiler şöyle diyorlar: Diyarbakır fethedilmeseydi Malazgirt fethedilemezdi, Diyarbakır fethedilmeseydi İstanbul fethedilemezdi. Tarihçilerin görüşü bu. Tabii ki, böyle bir şehirdeki üniversitede rektör olmaktan hem gurur duyuyorum, hem de sorumluluk hissediyorum. Bizim üniversitemiz 1961 yılında Ankara Üniversitesine bağlı olarak kurulmuş bir üniversitedir. Aslında 52 yıllık bir üniversitedir; üniversitemiz. Yeni bir üniversite değil. Ama hak ettiği yerde mi? Değil! Kısa bir giriş yaptıktan sonra kendimden bahsedeyim: Benim annem aslen Diyarbakırlı, babam Erzurumlu. Daha sonra Kars'a yerleşmişler. Tabii benim doğum yerim de Kars'tır. Kars'ın Beyköyü diye bir köyü vardır, Allahü Ekber dağının eteğinde. Bu 87 bin şehit verdiğimiz dağ var ya; o şehitlerin olduğu dağ bizim köyün arazisi içerisindedir. Beyköyü'nde dünyaya geldim. Tabii ki, çok küçük yaşta ilkokula başladım. Şöyle söyleyeyim; abim benden iki buçuk yaş büyüktür ama ben abimle aynı sene liseyi bitirdim. Yani çok küçük yaşta ilkokula başladım. O zaman yaş sınırı yoktu. Beyköyü sekiz ay kış yaşayan bir köydür. Zor koşullarda biz okuduk. Geçenlerde de söyledim, bizim siyah önlüklerimiz vardı bir de beyaz yakalıklarımız vardı. İki metre karın içerisinde siyah önlük ve beyaz yakalıklarımızla okula gidip geldik. Yani, doğru dürüst bir montumuz bile yoktu, onu söyleyeyim. Ayağımızda kara lastikler; bu şekilde okuduk. İlkokulu kendi köyümde okudum. Daha sonra babamın tavsiyesi üzerine İmam Hatip'e kaydoldum. Erzurum İmam Hatip Lisesi'ne kaydoldum. Erzurum İmam Hatip Lisesi Türkiye'nin çok gelişmiş liselerinden birisi idi. O zaman yedi yıl Erzurum İmam Hatip Lisesi'nde okudum. Lisede çok başarılı idim. Derslerim çok iyi idi. O zaman takdirname vardı şimdi de hala var sanırım. Hep takdirname alıyordum. Yaşım küçük olmasına rağmen parmakla gösterilen bir öğrenci idim. Tabii ki, benim bütün gayem doktor olmaktı. Hedefimi ilkokulda belirlemiştim. Doktor olacağım diye.

    “BEŞKARDEŞ BELLİ BİR YAŞA KADAR BİR ODADA BÜYÜDÜK”

    Özgür Haber: Hocam özür dileyerek; üniversiteye gelmeden önce, çok zor şartlarda okul okuyanlara baktığınız zaman başarı oranı çok yüksek. Ailede kaç kişi idiniz? Ders çalışmak için bir odanız var mıydı? Bir de zor şartlarda okul okumak başarıyla endeksli midir?

     

    Talip Gül: Şöyle söyleyeyim, hayvancılıkla geçinen aile idik biz. Yedi kardeşiz. Abim var, diğer kardeşlerim benden küçüktür. Bir odada büyüdük. Annem ve babamın odası ayrıydı ama biz beşkardeş belli bir yaşa kadar bir odada büyüdük. Daha sonra bizim bir misafir odamız vardı, misafirlere ayırmıştık o odayı. O odada yatmaya başladık. O bölgede bizim ailemize Molla Mehmet'in ailesi derler. Molla Mehmet dedemdir. Dedem nakşibendi tarikatının o bölgedeki temsilcisi idi. Hatta Tillo'dan bize misafir gelirdi, hatırlıyorum. Tillo'dan gelen misafirler bizim evde bir hafta, on gün kalırlardı. Köylülere sohbet ederlerdi. Çevre köylerden de bizim eve sohbet dinlemeye gelirlerdi. Tillo'dan gelen değerli hocalarla benim dedem ve babam bu tür sohbetler yaparlardı. O sohbetler için de büyük bir odamız vardı. Unutmuyorum; ben o büyük odada sohbetlerde otururdum, duvara yaslanırdım, bazen su falan isterlerdi su verirdim gelen misafirlere. Dolayısı ile zor şartlarda büyüdük diyebilirim, herkesin ayrı odası falan yoktu. Hatırlıyorum bizim bir tahta kısa ayaklı yemek soframız vardı. O yemek sofrasında yemek yedikten sonra, yemek sofrasının üzerinde ders çalışırdım. Bazen de keçe vardı; bilirsiniz. Keçelerin üzerine uzanırdık yüz üstü; önümüzde defterimiz, kitabımız işte neyse, öyle ders çalışırdım.

    “SÜREKLİ DERS ÇALIŞAN BİRİYDİM”

    Özgür Haber: O dönemde mi Doktor olmak aklınıza geldi?

     

    Talip Gül: Aynen. Yazları da, ziraatla ve hayvancılıkla uğraştığımız için, tarlamız çayırımız vardı; yazları hep oralarda çalışırdım. İlkokuldan beri ziraatte çalışıyordum, abimle ve kardeşlerimle beraber... İlkokulda iken doktor olmayı hedeflemiştim. Çünkü benim bir dayım doktor olmuştu, Tıp'ı kazanmıştı daha doğrusu. Bizim çevre köylerden herkes; “Cihangir Dayı Tıp'ı kazanmış” diye söylüyorlardı. O zaman aklıma doktor olmak takılmıştı. Ondan sonra tek hedefim doktor olmaktı. Lise yıllarında da çok şey çektik. Mesela; biz İmam Hatip'te iken yurtta kaldık. Yurt'ta kalmak da sınavla oluyordu. Öyle kolay değildi. Çok zorlu bir sınavla yurda girebiliyordunuz. Yurt'ta kalmaya hak kazanıyordunuz. İmam Hatip'e kaydolmak da sınavla idi. O zaman İmam Hatip'lerin sayısı çok azdı. Çok fazla teveccüh vardı. İmam Hatip'e kaydolabilmek için bir ön sınav yaparlardı. O sınavı da ben geçmiştim ve İmam Hatip'e kaydolmuştum. Daha sonra yatılı sınavına girdim ve sınavı kazandım. Ama yatılımız nasıl yatılı?  Seksen kişi bir odada kalıyordu. Öyle bir yatılı. Düşünebiliyor musunuz? Seksen kişi bir odada kalıyordu. Yani, Erzurum'un kış şartlarında seksen kişi bir odadayız. İşte iki tane soba var; kocaman koğuş, o sobalar ancak etrafını ısıtıyor. Böyle bir yurtta kaldık. Sabah namazında bizi uyandırırlardı. Namaz kalktığımızda abdest almak için de kuyruk olurdu ve abdest alma kuyruğunda o soğukta beklerdik.  Böyle dakikalarca beklerdik. Abdestimizi alırdık, namazımızı kılardık sonra tekrar etüt vardı. Etüde geçerdik. Etütten sonra bir kahvaltı verirlerdi. Kahvaltı da çaylar kazanlarda olurdu. Siz görmemişsiniz. Kazanlarda çay olurdu. Hepimizin önünde birer tane kromdan büyük bardak vardı. Kupa bardaklar ama... İşte kazanlardan bardaklarımıza çay koyarlardı. Önümüzde de; tam hatırlamıyorum, ya yarım ya çeyrek ekmek ve biraz da zeytin bırakırlardı; kahvaltımız da öyleydi. Kahvaltıdan sonra derslere girerdik. İmam Hatip'te okuduğumuz zaman da yatılı da kalmanın avantajı şu:  Ders çalışma ortamımız iyi idi. Etütler oluyordu, sabah da oluyordu, akşam da oluyordu; sürekli ders çalışıyordum. Diğer arkadaşlarım teneffüslerde, aralarda oynarlarken, bir birileriyle şakalaşırken ben, yine ders çalışıyordum. Sürekli ders çalışan biri idim. İmam Hatip'i de derece ile bitirdim sonra üniversite sınavına girdim. İmam Hatip'i bitirdikten sonra da hemen imam oldum. Beni, Hemen imam yaptılar. O arada üniversite sınavına girmiştim. İmamlığımın üçüncü ayında sınav sonuçları açıklanmıştı. Ben, Tıp Fakültesi'ni kazanamamıştım, İlahiyat Fakültesi'ni kazandım. Yüksek İslam Enstitüsü idi o zaman.

    “12 EYLÜL DARBESİNDE BEN DE SORGULANDIM, İÇERİ ALINDIM”

     

    Özgür Haber: İlkokuldan başlamak üzere, sizi etkileyen öğretmenleriniz oldu mu?

     

    Talip Gül: Tabii ki, ilkokulda dedim ya, ben küçüktüm. Küçük yaşımda okumak istiyordum. O zaman da doğru dürüst okul yoktu, evler kiralanıyordu. Amcamın odaları kiralanmıştı, birinci sınıfı o odada okudum. Ahmet Hoca diye bir hoca vardı. Ben küçükken heveslendim. Babam da beni gönderdi oraya. Git dedi. Daha sonra söylediler bana. Babam hocaya demiş ki, Talip gelsin hevesini alsın, nasıl olsa tekrar geri döner. Ben de okula başlıyorum, kaydım yok daha. Okula başlıyorum kaydım yok ama Ahmet Hoca babama diyor ki, bu çocuk devam etsin, müdahale etmeyin, bu çocuk devam edebilir. Bu şekilde ben ilkokula kaydoldum. Hatta bir iki ay sonradan başlamıştım okula. Bunu söylüyorlar ve ben okul çağına gelmeden ve geç başlamama rağmen sınıf birincisi idim.  Diğerleri benden iki buçuk, üç yaş büyük olmalarına rağmen ben yine sınıf birincisi idim. İlkokulu da bu şekilde bitirdim. İlkokuldan beri Tıp'ı kazanacağım diye kafama koymuştum ama İmam Hatip'in ne olduğunu ben bilmiyordum. Sonra İmam Hatip'te çok güzel bir eğitim verdiler bize. O zaman İlahiyat Fakültesi'ni kazandım ama İmam Hatip mezunlarını sadece Erzurum Üniversitesi alıyordu başka hiçbir üniversite almıyordu. İlahiyatta okuduğum yıllarda da, o zaman dershane yok, dergi yok her hangi bir materyal yok; pardon küçük dergiler var o kadar. Öyle üniversiteye hazırlık kitapları yok. Üniversiteye hazırlık küçük dergiler vardı. O dergileri de alabilmek için kıt kanaat imkanım olan harçlıkları biriktirerek alıyordum. Hep kendi başıma çalıştım. Çok zordu o fakülte. Çünkü Arapça dersi, Kuranı Kerim dersleri, hadis dersleri, fıkıh dersleri, tefsir dersleri çok ağırdı. İlkokulda Ahmet Hoca bana rol model olmuştu. Lisede İmam Hatip'te okuduğum yıllarda, üçüncü sınıfta bize Arapça dersi için bir hoca geldi. Adı Nevzat Soyadı Aşık. Şu an o hocamız Marmara Üniversitesi'nde Profesör. Belki emekli de olmuş olabilir. Nevzat Hoca İmam Hatip üçüncü yani ortaokul üçüncü sınıfta iken geldi, o zaman yedi sene idi, orta ve lise olmak üzere; Nevzat Hoca tahtaya çıktı ve dedi ki, çocuklar size başarılı olmanın üç kuralını size anlatacağım. Birincisi hedefiniz olacak, ikincisi umutsuzluk olmayacak, umutsuzluk sıfır olacak, asla umutsuzluğa kapılmayacaksınız, üçüncüsü de çalışacaksınız. Böyle üç kural vermişti bize. Ondan sonra hiç unutmuyorum, tahtaya yazdı: Allah'a dayan, hükmüne ram ol, saya sarıl. Say çalışmak demektir. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol... Böyle de bir dize yazmıştı üç kuralın altına. Ben yazdıklarını kendime hedef edindim. İmam Hatip'te başka hocalarım da vardı bana rol model olan. Şu anda Raşit Küçük Hocam var; Profesör, İlahiyat Fakültesi'nin Dekanı idi. Oraya gittiğinde Dekan oldu. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığında Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığını uzun süre yaptı. Hala da görüşüyoruz kendisi ile. Raşit Hoca da bana rol modeldi. İhsan Süreyya Sırma vardı bilirsiniz; Siirtli kendisi. İhsan Süreyya Sırma meşhur bir tarihçidir. Tarihle ilgili bir sürü kitap yazmıştır. O'da benim hocamdı. Dinler tarihine gelirdi o zaman. İhsan Süreyya Sırma Hoca bana rol model olmuştur. Ben liseyi bitirdikten sonra da o hocalarımla hiçbir zaman irtibatı kesmedim. Lise yıllarında da üniversite talebe derneği vardı. Talebe derneğinde seçimler hükümet komiseri nezdinde seçim yapılıyordu. Dördüncü sınıfta aday oldum, talebe derneği başkanı seçildim. Her yıl seçim oluyordu. Talebe derneği başkanının da görevi şuydu: Fakülte yönetim kurullarına girerdik. Şu anki fakülte konseyi var ya, onlardan daha farklı... Fakülte yönetim kurullarına girerdik ve öğrencilerin şikayetlerini anlatırdık. Beşinci sınıfta tekrar talebe derneğinin başkanlığına aday oldum tekrar seçildim. Tabii binlerce kişi oy veriyordu. Beşinci sınıfın ortalarında iken 1980 12 Eylül darbesi oldu. 12 Eylül darbesinden sonra dernekler fesih edildi. Ben de sorgulandım, içeri alındım. Böyle de bir geçmişim var.

     

     

    “AİLEMİZ HAYVANCILIKLA UĞRAŞIYORDU, BABAM KÖYDE FAHRİ İMAMDI”

    Özgür Haber: Hocam Yaz tatilleriniz nasıl geçiyordu?

     

    Talip Gül: Yaz tatillerinde İmam Hatip'te iken de, bizim memlekette dedim ya, ailemiz hayvancılıkla uğraştığından ben de dahil oluyordum. Aynı zaman da babam köyde fahri imamdı. Maaşsız imamdı. Medrese tahsilli biri idi. Kuranı Kerimi ve Arapçayı çok iyi bilirdi.  Hayvanlarımız vardı, yazları ziraatle uğraşıyorduk. Ben her yazda aynı işle uğraşıyordum. Bizim dönemimizdeki ziraat şimdiki gibi kolay değildi. Kara sabanla ekerdik buğdayı arpayı, tırpanla toplardık. Ben çok tırpan kullandım. Tırpanla otları biçerdik, tırpanla tarlalarda biçme yapardık. Sonra o otların harman yerine taşınmasını hep ben yapardım. Hayvanlar için yığınla ot yığardım. Ne ile taşırdık? Şimdiki gibi traktörlerle, kamyonlarla fala değil, öküz arabası ile. Otları taşırdık, kucak kucak yığardık sonra buğday ve arpayı da harman yerine sererdik. Düven vardı; yine öküzlerle düveni ben sürerdim. Çok öküzlerin harman yerinde buğdayla samanı ayırmak için çok düven sürmüşüm. Tahta düvenin altında sivri diş gibi taşları var. Tarlada tırpanla topladığımız başakları harman yerine getirir ve öküzlerin arkasına bağladığımız düvenle sürerdik. Günlerce devam ederdi. Ondan sonra rüzgârlı bir havada ayrıştırmak için beklerdik. Rüzgârın estiği yöne savururduk. Buğday bir tarafa, saman bir tarafa yığılırdı. Yıllarca böyle yaptık. Köydeki bazı komşularımızın atları vardı. Mesela; o atlarla düven sürmek daha zevkli idi. Öküzle düven sürmek daha sıkıcıydı. Öküz daha yavaş gidiyordu ama atlar daha hızlı gittiğinden zevkliydi. Bizim atlarımız yoktu, niye yoktu bilmiyorum. Yazlarım hep böyle geçerdi. Hiç bir yaz boş durmadım. Hatırlıyorum, Ramazan Ayı idi; iki, üç sene Ramazan Ayı'nda sahurdan sonra, sabah namazını kıldıktan sonra tarlaya giderdik. İşimizi yaptıktan sonra gelirdik; taa ikindiye kadar. Eve gelince yorgunluktan düşerdik, kalkamazdık yerimizden. İlkokul ve lisede de böyle geçti yaşamım. Ben lisede ayriyeten güreş takımındaydım. O dönemlerde İmam Hatiplerde güreş çok önemlidir. Güreş takımındaydım 57 kiloda, Erzurum İmam Hatip'i temsil ediyordum. Önce liseler arası güreş müsabakası olurdu. Bir de il bazında olurdu. Birinci olanlar Türkiye geneli güreşiyorlardı. Benim Türkiye ikinciliğim oldu. Birinciliğim hiç olmadı. İlahiyat Fakültesi'nde iken Türkiye Güreş Şampiyonası Kayseri'de olmuştu. Orada da ikinci olmuştum. Böyle de bir sporla da uğraşmışlığım olmuştu.

    “RUSYA'NIN AFGANİSTAN'I İŞGAL ETMESİ NEDENİYLE AFGANİSTAN'A GİTMEK İÇİN TOPLANDIK”

    Özgür Haber: Hocam fahri imamlık döneminizi soracağım da, onun öncesinde siz yaşlardaki birçok kişi ile röportaj yaptım. Bilim Adamı, Yazar, ya da sıradan derken okul okumamışlarla da yaptım. Hakikaten aşama aşama eski geleneklerimizi, ata sporumuzu böyle güzel anlatan bir hoca ile karşılaşıyorum. Gerçekten tebrik ediyoruz sizi. Bu meseleleri yaşadığınız dönemdeki ruh halinizi ve duyguları şimdiki kuşakta görebiliyor musunuz?

     

    Talip Gül:  Maalesef şimdiki gençlerde o duyguları göremiyorum. Şöyle söyleyeyim: Üniversitede okuyan, üniversite bitiren kendi çocuklarım da var fakat o duygu, o ideal, o mutluluk hiç birisinde yok, göremiyorum. Biz o kadar ağır şartlarda okuyorduk, o kadar ağır şartlarda çalışıyorduk ama yine çok mutluyduk. Ben, mutsuz olduğumu hiç hatırlamıyorum çünkü bir şey üretiyorsun, bir şey başarıyorsun bu da sizi mutlu ediyor. Şimdiki gençlerde bunu göremiyorum. Ben Tıp Fakültesinde okuduğum ve Tıp Fakültesi Talebe Derneği olduğum dönemde de, yine bizim çok büyük ideallerimiz vardı. Biz dünyaya adaleti getirmeyi düşünüyorduk. Hak yol İslam, tek yol İslam sloganı ile dünyaya adalet getirmeyi düşünüyorduk. Hatta biz bir gurup kurmuştuk. Gurup olarak Vahdet Gazetesi çıkarıyorduk. Vahdet Gazetesi'ni haftalık olarak çıkarıyorduk ve kendimiz yazıyorduk. Uzun yıllar Vahdet Gazetesi Erzurum’da yayınlandı. Çıktığı zaman öyle bir etkiye sahipti ki, mesela Rusya Afganistan'ı işgal ettiği döneme denk geliyordu. Biz Rusya'nın Afganistan'ı işgal etmesi nedeniyle Afganistan'a gitmek için toplandık, organizasyonunu yaptık, program yaptık, proje yaptık ama gidemedik. Bazı arkadaşlarımız illegal yollarla Afganistan'a gittiler. Rusya'ya karşı savaştılar, şehit olanlar oldu. Hatta bir arkadaşımız hiç unutmuyorum; nişanlı idi gitti sonra bir bacağını tekrar kaybederek geri geldi. Edebiyat Fakültesi'nde okuyan bu arkadaşımız aylar sonra bir bacağını kaybetmiş halde geldi. Nişanlısını bırakıp gitmişti. O zaman şöyleydi: Sovyetler Afganistan'ı işgal etmişti, oradaki Müslümanlara eziyet ediliyordu, öldürülüyordu diye. Duyarlıydık. Dediğim gibi sürekli gazeteler çıkarıyorduk, sohbetler yapıyorduk, toplantılar yapıyorduk. Ben, Talebe Derneği Başkanı iken de her hafta mutlaka büyük sohbetler düzenliyorduk. Sohbetlere kimleri davet ediyorduk? O dönemde Erzurum'un kendi alimleri vardı, mesela Diyarbakır'ın kendi alimleri de var ya; bugün biri rahmet etmiş. Molla Hüseyin; Allah rahmet etsin, cennette cem eylesin hepimizi İnşaAllah!  Erzurum'da da Halis Hoca vardı, Mahmut Hoca vardı, Yusuf Ziya Kavakçı vardı; Merve Kavakçı'nın babası idi, Profesör'dü, Raşit Küçük Hoca'yı, İhsan Süreyya Sırma Hocayı, Ali Hocayı, Şafak Hocayı her hafta davet eder, konferans düzenlerdik. Bunlar Türkiye'de çok meşhur hocalardı. Ruhi Hoca rahmetlik oldu ama diğerleri yaşıyor. Ondan sonra, hatta Beşir Atalay Hocayı her hafta birisini getirip konferans verdiriyorduk. Bu programı rutin olarak yapıyorduk. Büyük bir yerimiz vardı biz sadece gelenlere çay veriyorduk. Doğrusu bardaklarımız da yoktu. Her arkadaşımız kendi evinde çaydanlık ve üç-beş bardak getirirdi. Sohbet günlerinde sadece gelen misafirlerimize çay ikram ederdik, sonra konferans bitince herkes bardağını alıp evine götürürdü. O şekilde bir gençlik dönemimiz oldu.

     

    “NEDEN BİZİM ÜNİVERSİTEMİZDE ON TANE VEDAT DALOKAY ÇIKMASIN?”

    Özgür Haber: Hocam hem bilim hem de ilim insanı olarak örnek olacak konuşmalarınız oldu. Şimdi çerçeve dışı bir soru sormak istiyorum. İlkokulunuzu ve ortaokulunuzu anlattınız, kısmen üniversiteye değindiniz. Şimdi baktığınız zaman kırk çeşit ideolojik mücadele ve savaşım çıkmış. Çerçeve dışı bir soru olarak, o dönem ve bu dönemi karşılaştırdığınızda öğrencilere neyi önerirsiniz?

     

    Talip Gül: Şimdi şunu söyleyeyim: Geçen sene fakültedeki öğrencilerle buluşmam da ve her buluştuğumuzda öğrencilere şunu söylüyorum. Sizin tek bir gayeniz var. Üçüncü sınıfta Nevzat Hocamın bize dediği üç maddeyi öğrencilere söylüyorum. Öğrencilere diyorum ki herkesin dünya görüşü, ideolojik görüşü farklı olabilir ama herkes ideolojik görüşünü sağlık insanlık namına kullanmalıdır.  İslamiyet ayrı bir şey insanlık ayrı bir şey. Normalde Müslüman olmak büyük bir nimettir, herkese nasip olmaz ama aynı zamanda İslam kardeşiyiz. Müslüman olmayanlarla da insan kardeşiyiz. İnsanların ortak özelliği var Allah bizi yaratmış, insani ortak özelliklerde her zaman birleşebiliriz, tartışabiliriz kardeşçe geçinebiliriz, barış içinde yaşayabiliriz bunları öğrencilere söylüyorum. Rektör olmadan önce Tıp Fakültesi’ndeki öğrencilerime önce kendimi tanıttıktan sonra her derste söylüyorum bugünde yine sabah derslere girdim aynı şeyleri söyledim. Siz öğrencisiniz diyorum, bir tek göreviniz var çalışmak! Hedefinizi belirleyeceksiniz umutsuzluğa kapılmayacaksınız ve çalışacaksınız, meslek sahibi olacaksınız daha sonra ideolojinize, halkınıza kim hizmet etmek istiyorsa onunla birlikte çalışabilirsiniz ama bir insan çok iyi bir yere gelmediği zaman ne halkına, ne bölgesine, ne ülkesine hizmet etmez. Eğer halkınıza bölgenize ve insanınıza iyi hizmet etmek istiyorsanız bir kere kendi alanınızda çok iyi yere gelmelisiniz. Gerçekten de böyledir. Her zaman diyorum ki Türkiye'nin en iyi hekimleri sizden çıksın. Türkiye'nin enleri sizden çıksın. Mimarlık Fakültesi'ne gidiyorum Mimar Vedat Dalokay'ı örnek veriyorum. Neden bizim üniversitemizde on tane Vedat Dalokay çıkmasın? Türkiye'nin en iyi veterinerleri, en iyi avukatları enleri bizim üniversitemizde çıksın. Yüz tane en iyi avukat varsa on tanesi buradan çıksın. Bizim öğrencilerimiz çok zekidir, üniversiteyi kazanmış öğrenciler zeki öğrencilerdir. Vizyon verdiğimiz zaman o vizyonda ilerlerlerse, bence çok başarılı ve faydalı olurlar. İleride çok iyi yerlere gelirler. Bunu mutlaka öğrencilere vermek lazım. İdeoloji ise tamamen farklı. Herkesin dünya görüşü farklı olabilir kimse bu dünya görüşüne karışamaz. Dünya görüşü bizimkimize ters olabilir bir insanı, milletini sevebilir, ırkını sevebilir ama artık dünya globalleşmiş, Amerika’da iki yüze yakın ırk var ama herkes ben Amerikalıyım diyor. Kimse birbirleriyle kavga etmiyor herkes bir arada yaşıyor, müreffeh yaşıyorlar. Almanyası, İngilteresi öyle Fransası öyle biz neden bir arada çok rahat yaşamayalım ki?  Bizim çok ortak bir temennimiz var aynı zamanda din kardeşiyiz de, yüzde doksan dokuz din kardeşiyiz. Çok basit olaylar üzerinden insanlar bizi ayrıştırıyor bunları da öğrencilere söylüyorum. Sakın ayrışmaya gelmeyin, ideolojik olarak davranmayın, bu ülke, bu memleket bu Diyarbakır, bu üniversitenin bu öğrencilere ihtiyacı var. Yani şu üniversitenin bu öğrencilere daha çok ihtiyacı var. Bu öğrenciler ileride bu üniversiteye sahip çıkacaklar, bu öğrenciler ileride bu üniversiteyi çok ileri yere götürecekler. Başka ülkeden biri gelip bu üniversiteyi iyi bir yere götürmez.

     

    “AMENNE-R RESULU’YÜ ÇOK GÜZEL MAKAMLA OKUDUĞUM İÇİN CEMAATİN HEPSİ O SUREYİ OKUMAMI BEKLİYORLARDI”

    Özgür Haber: Hocam bu öğrenciler hakikaten üniversiteyi getirdiğiniz yeri iyi içselleştirmişler. Kafe kafe, sokak sokak, bazen de camilerde şimdiki üniversitenin başarısını anlatıyor. Burası öyle. Hayatınızla ilgili sorduğum soruya imamlık günlerinizle başlamak istiyorum. İlk imamlık gününüzü hatırlıyor musunuz? Sizden yaşlı olan cemaatinizle hasbıhaliniz nasıldı?

     

    Talip Gül: Cemaate 13 yaşında imamlık yaptım. Arkamdaki cemaatin hepsi yaşlıydı. Babam fahri imamdı. Zaman zaman beni imamlık için öne çıkarıyordu. Sonra yaşım büyüdükçe her köye gittiğimde sürekli imamlığı ben yapıyordum. Tıp Fakültesi dönemini hatırlıyorum. Çevre köylerin imamı yoktu. Cuma günlerinde gidip cemaate cuma namazını kıldırıyordum. Bizim çok yakın bir köyümüz vardı o köyün imamı yoktu bir sene tamamen imamsız kalmıştı gider orada teravih namazını kıldırırdım. Sonra atla köye dönüyordum. Tabi ben camiye yani namaz kıldırmaya çıkarken bir gün öncesi konu ile ilgili hazırlık yapıyordum. İki üç saat hazırlık yapıyordum. Öylede bir geçmişim. Köye gittiğim zaman köylüler, kesinlikle benim imamlık yapmamı istiyorlardı. Babam da çok iyi imamdı iyi ve derin bir ilmi vardı. Hutbeyi tamamen Osmanlıca okurdu.  Mimbere çıktığı zaman her şeyi Osmanlıca ve ezbere okuyordu.  Ben de Osmanlıcayı okuyorum ama babam çok muazzam okuyordu, yarım hafızdı ayet ve hadis bilgisi çok fazla idi. Namazdan sonra Amenne Resulu suresi var ya, onu çok güzel makamla okuduğum için cemaatin hepsi o sureyi okumamı bekliyorlardı. Namazdan sonra imam okumadığı zaman hemen benden okumamı istiyorlardı. Böyle çok güzel günlerimiz oldu çevre köylerin hepsi bizi tanıyordu. Molla Mehmet sülalesi denildiği zaman herkes çok iyi tanıyor. Hani Ocak diyorlar ya... Bir misafir odamız vardı çevre köylerden ya da illerden yüz felci geçiren hastalar geliyordu. O odamızda haftalarca, aylarca kalıyorlar, tedavi oluyorlardı. Babam ve amcam tedavi ediyorlardı tedavi olduktan sonra iyileşiyorlardı. Büyük misafir odamız hiç boş kalmıyordu. Sohbet odasında yer yatağı sererlerdi, misafirler bazen orada yatarlardı. Okulu bitirdikten sonra üç ay imamlık yaptım ve sonra ilahiyat fakültesini kazandım. İlahiyat Fakültesi'nde de çok iyi başarı gösterdim ama benim gönlüm hep Tıp Fakültesi'nde olduğu için dergilerden çalışarak tekrar sınava girdim. O zamanlar gelen puanlarla tercih yapıyorduk. Fen alanında çok yüksek bir puan aldım. İmam hatip mezunları fen dersinde çok zayıftı ama ben, Türkiye'de 514. olmuştum. O yıllar sınava 800 bin-900 bin kişi giriyordu. Tıp Fakültesi'ni kazanınca babam hiç hoşnut olmadı. İlahiyat'a devam etmemi istiyordu, kısmet olmadı. Küçük bir amcam vardı, o ara Erzurum İmam Hatip'e öğretmen olarak geldi. Arapça öğretmeniydi O babamı ikna etti. İnsanlar kırk yaşında tıp fakültesini kazanıyorlar. Bu çocuk çok zeki, çok çalışkan bırak gitsin Tıp Fakültesi'ne. Babam ikna oldu, kaydımı yaptım. İlahiyat Fakültesi'nden diplomamı almaya gittiğimde oradaki hocamız Raşit Küçük, Türkiye'nin saygı gösterdiği hocalardan biridir. Bana dedi ki, hem ilahiyat'ı hem Tıp'ı birlikte okuyabilirsin. Kaydını buradan sildirme, hem de Tıp’ta oku. Telkiniyle iki diploma birden bize kısmet oldu. O zaman öyle yasal bir imkan vardı bir kaç ders vardı o dersleri verdiğiniz zaman iki diploma birden alabiliyordunuz. Hocamla geçenlerde görüştük onu anlatıyordu. Sağ olsun Raşit Hoca rektörlük seçiminde de bizzat Sayın Cumhurbaşkanımızı yanımda arayıp referans oldu.

    “YERİNDE DURAMAYAN BİR İNSANIM. MUTLAKA NORMAL İMAM OLARAK KALMAZDIM”

    Özgür Haber: Hocam takdirlik bir hayatınız var. Hastaları tedavi eden ve ilmi yüksek bir aileden gelmeniz daha sonra aldığınız ilim ile Dicle Üniversitesi'nde başarılara imza attınız ve şimdi adınızın başarıyla anıldığı bir Rektör oldunuz. Üniversite'nin ilk yıllarını hatırlıyor musunuz?

     

    Talip Gül: Hatırlıyorum o zaman İlahiyat Fakültesi ve Tıp Fakültesi kaydımı kendim yapmıştım, babam falan yoktu yanımda. Tıp Fakültesi'ne başladık. Tıp Fakültesi çok zor bir fakülte. İlk senesi tamamen fendir. Fizik Kimya Matematik Biyoloji... Biz de o konuda zayıfız. İlk yıl çok zorlandık birde o yıllarda ideolojik eylemler çok fazlaydı. 12 Eylül 1980 öğrenci eylemleri çok fazlaydı, sıkıntılı bir süreçti. İlk dönemde derslerim çok kötüydü ama ikinci dönemde baktım derslerim çok kötü çok çalıştım.  Sonra da hep derece aldım. Tıp Fakültesi'ni dereceyle bitirdim. Şöyle söyleyeyim: O duygular çok farklıydı. O dönem çok hızlı geçti. İmam Hatip, İlahiyat sonra Tıp Fakültesi derken kozmopolit bir kentte üniversiteye düşüyorsunuz. Adaptasyon süreci beş altı ay sürdü. Adapte olduktan sonra herhangi bir sıkıntı yaşamadım ama şunu hatırlıyorum Tıp Fakültesi'ni kazandığıma dair resmi yazı geldiği zaman çok mutlu oldum; şükür namazı kıldım. Sonra annem kurban kesmişti; öyle güzel duygular yaşadım. Çünkü hedefimde Tıp Fakültesi vardı ya, hiç unutmuyorum. İlahiyatta okuduğum dönem, hastanenin önünden geçerken beyaz önlüklü stajyer öğrenciler vardı. Dayıma dedim ki, inşallah ben de bir gün bu önlükleri giyerim. Ertesi sene Tıp Fakültesi nasip oldu. İnsanın hedefinde olan bir şeye ulaşması, kavuşması mutluluk vericidir. Farklı bir duygu, güzel bir duygu ama şunu söylüyorum: Biz inanan insanlar olarak her şeyde hayır var diyoruz. Bunda da mutlaka bir hayır vardır. Bazen diyorum ki, imam olarak kalsaydım daha mı fazla hizmet edebilirim diye. Çünkü yerinde duramayan bir insanım. Mutlaka normal imam olarak kalmazdım.

     

     

    “HAMD OLSUN BÜYÜKLERİMİZE LAYIK OLMAYA ÇALIŞTIK”

    Özgür Haber: Köyünüzün imamı iken, Tıp Fakültesi'ni kazandığınız. Tebligat size ulaştığında aileniz akrabalarınız ve arkadaşlarınız sevincinize ortak oldular mı?

     

    Talip Gül: Bölgemizde çukur diye anılan yerde, yedi sekiz köy vardır. Bizim köy de o köylerin tam ortasında bir köydür. Çukur köylerin de Tıp Fakültesi'ni önce dayım kazanmıştı. İkinci kazanan bendim. Dayım da köyümüzün yakınındaki diğer köydendi. Dedem annemi babama, o köyden istemişti. Annem köken olarak Erganilidir. Annemin babası oradan o köye. O bölgede belki de Tıp Fakültesi'ni ilk kazanan dayım idi, ikincisi bendim. Dolansıyla orada oturanlar bölgemizden bir doktor daha çıktı diye, çok mutlu olmuştular. Ailemiz hala da o bölgede sevilen bir ailedir. Babam çok seviliyordu, iki sene önce rahmetlik oldu. Herkesin itibar ettiği asil; hani burada da vardır öyle aileler... Tıp Fakültesi'nde öğrenci iken ya iki ya üçüncü sınıftı; bir sabah kapımız çalındı. Yazın çok erken saatlerde güneş doğuyor. Abim ile aynı odada yatıyorduk. Kapıyı açtım, kısa koluydum, altta pijama vardı, kapıdakileri görünce kısa kollu olduğum için utandım. Üç kişi gelmiştiler. Dediler ki; burası Molla Mehmet'in evi midir, evet dedim siz kimsiniz? Molla Mehmet'in torunuyum. İstanbul'dan gelmiştiler. Diğer iki kişi daha sonra öğreniyorum ki, bizim yakın köylerden gelmişler. Rahmetli dedemin kabrine götürmemi istediler. Üzerimi giyip misafirleri dedemin kabrine götürdüm. Dedemin kabrinde dua ettiler, Yasin okudular. Bizim köylerin yanında Allahu Ekber dağlarındaki şehitliğe çıktılar. Hamd olsun bizde büyüklerimize layık olmaya çalıştık. O eğitimi üç yaşından itibaren almaya başladım. Tillo'dan da geliyordular. Kışın büyük odamızda mutlaka sohbet olurdu. Misafirlere komşularımızdan yaşı büyük olanlar çay servisi yaparlardı. Sohbet odasında kadınlar olmazdı.  Üç yaşında olmama rağmen su falan ikram ederdim. Uzun yıllar böyle geçti hamd olsun onun bereketi var tabii.

     

    “MAHALLENİN BÜTÜN HASTALAR BANA GELİRLERDİ”

    Özgür Haber: Sizin hayatınızı dinlerken dikkatimi şu çekti: Sayın Cumhurbaşkanımızın da hayatını araştırırken komşularıyla ilişkileri diyaloğu halada sürüyor. Sizinle röportaja başladığımızdan bu yana daha önceki görüşmelerimizde de bu vefalılığı gösterdiniz bunlar tesadüfen mi oldu yoksa tabiatınızda mı vardır?

     

    Talip Gül: Bu tamamen benim yapımdan gelen bir şeydir. Sayın cumhurbaşkanımızı bu yönüyle sonradan tanıdım. Mesela yeni kapı sağlık ocağında komşularla iyi bir adım kendiliğinde gelişti ben onların hastalarına geceleri de bakıyordum dediğim gibi, bazen yemek bazen de sabah kahvaltısı getirirlerdi, çay getirirlerdi. Oradan geçtiğim zaman çok mutlu olurlardı. Hekimlik süresince de o mahalleden gelen bütün hastalar bana gelirlerdi. Asistan olduğum zaman göz ve dâhiliye hastası olmalarına rağmen bana gelirlerdi onları ilgili doktora götürürdüm.

    “EŞİMLE TESADÜFEN GÖRÜŞTÜK. KADER İŞTE!”

    Özgür Haber: Hocam bu röportaj çıktıktan sonra eminim sizi örnek alacaklar. Tabii özel hayat mevzusu da dikkat çekilecekler arasındadır. Ne zaman aile oldunuz, bu yönünüzü bize anlatır mısınız?

     

    Talip Gül: Üniversite yıllarında eşimin babası Emniyet Müdürü idi. Eşimle tesadüfen görüştük. Kader işte! Orada bir sıcaklık oluştu aramızda. Muhafazakâr aile olmamız sebebiyle ailem karşı çıktı. İsteme aşamasına gelince ailem İzmirli açık birini gelin olarak istemeye istekli değildi. Ailem direndi, bende biraz direndim. Erzurum İmam Hatip'te olan amcam ailemi ikna etti kayınpederim de (Allah rahmet etsin) inancı vardı ama yaşayışı uymuyordu.  Eşim Ege Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nü kazanmıştı. Nişanlandığımız zamanda eşim başörtülü değildi, kapanmasını istiyordum ama O'na söylemiyordum. O'na da kitap veriyordum. Kitapları okuduktan sonra bir gün bana mektup gönderdi. Mektupta bir fotoğrafı vardı. Fotoğrafa baktım beyaz önlükle birlikte türbanlı bir fotoğraf çekmişti. Çok mutlu olmuştum. Ondan sonra dini konularda kendini çok geliştirdi. Şu an beden daha iyidir. Hamdolsun beş çocuğumuz oldu. Bir kızım, dört oğlum var. Peygamberimiz de zaten çocuk tavsiye ediyor. Evlendiğimizde yirmi yaşlarındaydı buraya geldiği günden itibaren Diyarbakır'ı çık sevdi. Çok hızlı bir şekilde çevresi oldu. Stk'lara girmeye başladı. Necla Hattapoğlu Hanımefendi ile beraber bir dernek kurdular. Abdurrahman Kurt döneminde Tayyip Bey'in isteği Üzerine AK Parti’ye girdi. Partide çok güzel şeyler yaptılar. Köy köy dolaştılar daha sonra benim ısrarımla partiden ayrıldı. Çok yoğundu, bizi ihmal etmeye başladı. Şimdi bir ekip kurdular kendilerine. Özellikle Suriye'den gelen vatandaşlarla ilgileniyorlar. Suriye'den gelen fakir ailelere sahip çıkıyorlar. 75 aile tespit etmiştiler. ben hatırlıyorum mesela caminin avlusunda bir aile bulmuşlardı bir baktım bir gün İstanbul’da bir kamyon dolusu yardım gelmişti koyacak yerimiz yoktu Yenişehir İlkokulu'nun spor salonuna koyduk. Her ay kiralarını eşimle birlikte arkadaşları ödüyorlardı. Hatta bir kaç tanesine beraber gittik. Bir gece eve geldi, ağlıyordu. Bağlar'da iki aile gördüm başlarında kimse yok. Metruk bir evde yaşıyorlar ve sobaları da yok. Evden çıktık eski bir Jeep’im vardı. Çok aradık, onlara iki tane güzel soba bulduk. Sobaları aldıktan sonra Fatih Mahallesi’ndeki dar bir sokağa girdik. Sokakta başıboş birçok insan vardı. Biraz tedirgin olsak da gittik, evi bulduk, araba tam sokağa girmiyordu, park ettik kapıyı çaldık. Korkudan açmıyorlardı; eşim kendini tanıtınca kapıyı açtılar. Onlarla Kürtçe konuştuk. Durumlarını görünce o kadar çok üzüldüm ki... Muhammet vardı başlarında. Genç bir çocuk, onunla birlikte sobaları arabadan aldık,  kurduk soba yanmaya başladı. Evin kapıları da yoktu biz sonradan yaptırdık.

     

    “1992 YILINDAN SONRA AMELİYATLARIN TAMAMINI BEN YAPTIM”

    Özgür Haber: Fazla da vaktinizi almak istemiyoruz. Buraya geldiğiniz ilk günlerinizi bize anlatır mısınız?

     

    Talip Gül: Ben yardımcı doçent olduğum zaman burada kanser ameliyatları yapılmıyordu. Gelen hastaları biz İstanbul'a Hacettepe'ye gönderiyorduk. Yol bilmiyorlardı, iz bilmiyorlardı, dil bilmiyorlardı. Hiç unutmam Kulp'tan gelen genç bir hasta vardı, rahim kanseri idi. Biz İstanbul ya da İzmir'e ameliyat olması için gönderdik. Çünkü burada o ameliyatları yapma imkanımız yoktu. Sanıyoruz ki hasta gitmiş. Kadıncağız 6 ay sonra geldi, kanser her tarafını sarmış. Bağıra bağıra öldü. O bana çok dokundu. Başımızda bir profesör vardı, bilimsel olarak pekiyi değildi. Hocama dedim ki, ben bu ameliyatları öğrenmek istiyorum. Nasıl öğrenebilirim. Tabii sezeryan veya diğer ameliyatları yapabiliyorum ama kanserli hastalara yardımcı olamıyorum. Hocam Allah razı olsun yardımcı oldu önce Ege Üniversitesi sonra Hacettepe Üniversitesi'nde Ali Ayhan Hoca'dan ders aldım. Dünyada kanser konusunda onun üzerinde yok. Bana ameliyatları öğrettikten sonra 1992 yılından sonra ameliyatların tamamını ben yaptım.

    • Haber Ara

    • Gazete Manşetleri

  • Son Eklenen